Del Toro’nun yıllardır düşlediği Frankenstein, gotik bir rüya ile bilimsel bir kâbusu aynı laboratuvarda kaynatıyor. Venedik’te alkışlanan film, varoluşun kırılganlığını ve yaratmanın etik yükünü karanlık, elle tutulur bir dünyada anlatıyor. Oscar Isaac’in yaralı hırsla parlayan Victor Frankenstein’ı, kibir ve merhamet arasında salınırken; Jacob Elordi’nin Yaratık’ı korku kadar masumiyeti de taşıyan bir beden diliyle sessiz bir trajedi kuruyor. Sisli ormanlar, taş duvarlı odalar ve titreşen mum ışıkları arasında, baba-oğul gerilimi, tanrıcılık yanılsaması ve toplumun “yüz”e saplantısı keskinleşiyor. Protez ve üretim tasarımı etle metali birbirine dikerken, müzik ve ses tasarımı nabzınızı laboratuvarla senkronize ediyor. Hikâye, canavarın bakışını da önemseyip bizi onun nefesinin buğusuna kadar yaklaştırıyor; finali söylemeden vicdanınızda yankı bırakıyor.